Hakkında
Haberler
Görüşler
Dökümanlar
Ana Sayfa


HABERLER

metamorfoz

16 Ocak 2005, Pazar


Dr. Ali Rıza Üçer

Tıp Kurumu Genel Sekreteri

 

Türkiye Sağlık Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Vakfı  (TÜSAV) 15 Ocak 2005 cumartesi günü  13.30 ile 20.00 saatleri arasında Ankara Dedeman otelinde   "Sosyal Güvenlik Sistemi ve Genel Sağlık Sigortası" konulu bir toplantı düzenledi.

Toplantının açılış konuşmasını yapan TÜSAV Başkanı Hasan Biri'nin ardından Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu uzun bir konuşma yaptı. İki ayrı oturumda yapılan toplantının oturum koordinatörlüğünü Prof.Dr. Orhan Canpolat üstlenmişti. Bilindiği gibi Canpolat eski İlaç Eczacılık ve SSK Sağlık İşleri Genel Müdürü’ydü. Sayın Canpolat toplantıdan önce gelerek Tıp Kurumu'nu yakından izlediklerini özellikle ilaç konusundaki çıkışlarımızı ilgiyle değerlendirdiklerini ifade etti.

Toplantının ilk oturumunda Türk-İş Başkanı Salih Kılıç, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, Hak-İş Başkanı Salim Uslu, TBMM Sağlık ve Çalışma Komisyonu Başkanı AKP'li Cevdet Erdöl ve CHP'den Prof.Dr. Haluk Koç konuşmacı olarak yer aldı.

Sendika Başkanları ve CHP Grup Başkan Yardımcısı Haluk Koç gerek sosyal güvenlik reformu gerekse bu çerçevede SSK hastaneleri ve birinci basamak kuruluşlarının Sağlık Bakanlığı'na devri ile ilgili eleştirel değerlendirmeler yaptı. A.K.P Milletvekili Cevdet Erdöl'de A.K.P Hükümeti’nin ilgili düzenlemelerini savundu.

Oturum sonunda söz alarak "Tıp Kurumu" adına Cevdet Erdöl'e sorular yönelttim, Erdöl, TÜSİAD ve Dünya Bankası'nın yaptığı araştırmalarda sosyal güvenlik kapsamının %104 çıktığını, GSS ile haksız karne kullanarak ilaç yazdırıp tedavi olanlarla birden fazla sosyal güvenlik kurumuna üye olarak sistemi suiistimal edenlerin önleneceğini iddia etmişti.

Ben de “bu argümanı Başbakan ve Sağlık Bakanı’nın da çok sık kullandığını, gerçeğinse farklı olduğunu, yeşil kart kapsamı ve Bağ-Kur'da karnesi iptal edilenlerin 20 milyonu bulduğunu, SSK'nın 6 katrilyonluk prim alacağı nedeniyle GSS sistemi ile kapsam dışında kalacaklarla GSS elbisesini dikmenin olanaksız olduğunu” söyledim.

“Ayrıca sosyal güvenlik kurumlarına 2005 yılında yapılan 22 katrilyon liralık transferin yalnızca % 30'unun (6 katrilyon lira) toplumun yarısını kapsayan SSK'ya yapılırken SSK'nın kapsamının yarısından az olan Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'a bu transferin % 70'inin yapıldığını (16 katrilyon) yani asıl sorunun hizmet sunumu ile finansmanının ayrı olduğu Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'da olduğunu, A.K.P Hükümeti’nin ise hizmet finansmanı ile sunumu ayrılmalıdır sloganıyla SSK'yı, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'na dönüştürmeye çalıştığını, yani sorunun bizzatihi kendisini çözüm gibi sunduğunu” söyledim.

“SSK'ya 6 katrilyon borç takanlara gelince; bu borçların % 95'inin özel sektör ve yerel yönetimlere ait olduğunu, oysa ki kendilerinin özelleştirme ve yerelleştirmeyi çözüm olarak sunduklarını, burada da sorunun kendisini çözüm olarak getirdiklerini” vurguladım.

“Yeşil kartlı hastaların her fırsatta medyada haksız hizmet alan, Mercedes'li zengin edebiyatıyla karalandığını, yaklaşık 15 yıldır gördüğüm binlerce yeşil kartlı hasta içinde bu tanımlamaya uyan bir hastam olmadığını” söyledim.

Erdöl, Sağlık Bakanlığı'nın bir yandan yeşil kartı finanse ederken bir yandan da yeşil kartlılara hizmet satmasının (sunmasının) çelişki olduğunu, bu sorunu çözmek gerektiğini söylemişti.

Ben de “bunun önemli bir sorun olmadığını yeşil kart kaynağının Maliye Bakanlığı’ndan, bir başka bakanlıktan ya da Sağlık Bakanlığı’ndan verilmiş olmasının bir şeyi değiştirmeyeceğini ama asıl sorunun Sağlık Bakanlığı’nın bir yandan sosyal güvenlik kurumlarına hizmet satarken ve döner sermaye uygulamasını yaygınlaştırırken bir yandan da sosyal güvenlik kurumları ile ilgili kural koymasının ve sözde denetim yapmasının tutarsızlık olduğunu” vurguladım.

Konuşma sürem 3 dakikayı geçmediği halde Orhan Canpolat, konuşmamın başında yaptığı gibi yeniden sözümü kesti.

Erdöl, sorduğum sorulara doyurucu yanıtlar vermedi. Bu arada bazı A.K.P milletvekilleri 10 dakikayı aşan uzun  "soru sorma"  formatlı konuşmalar yaptı.

Canpolat bu milletvekillerine süre aşımı nedeniyle hiç müdahale etmedi, oysa ki benim soru ve açıklamam başında da belirttiğim gibi 3 dakika bile sürmemişti. Bunu toplantı arasında sayın Canpolat'a ilettim ve çifte standartlı davrandığını söyledim.

***

Oturumun ikinci bölümünde Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Aydın, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Tuncay Teksöz, TTB Başkanı Füsun Sayek, TEB Başkanı Mehmet Domaç ve Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği adına Pfizer'in Türkiye'deki beş milyarlık sermayeli şirketleri de dahil olmak üzere tüm şirketlerinin yönetim kurulu başkanı Ahmet Esen konuşma yaptı.

Başta, SSK'nın serbest eczanelerden ilaç alımı konusunda  üç büyük eczacı odası olmak üzere eczacı meslek örgütlerinden gelen tepkiler ortadayken TEB Başkanı Mehmet Domaç'ın adeta suya sabuna dokunmadan "teatral" tarzda genel bir konuşma yapması düşündürücüydü.

TTB Başkanı Füsun Sayek  klasik TTB argümanları ve alışılmış üslüp ile taslakları eleştirdi. Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Aydın ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Tuncay Teksöz'de A.K.P Hükümeti’nin gündeme getirdiği sağlık ve sosyal güvenlik reformu çerçevesinde başta Genel Sağlık Sigortası'na geçiş, üç sosyal güvenlik kurumunun tek çatı altında toplanması gibi yasal düzenlemeleri savundu.

Araştırmacı İlaç Firmaları derneği (AİFD) temsilcisi Pfizer Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Esen AİFD cephesinin bilinen argümanları ile sunusunu yaptı.

Yeni bir ilacın geliştirilmesi için araştırmaya dayalı şirketlerin 1 milyar $ harcama yaptığını (bu harcama oranı o kadar hızla artıyor ki daha bir hafta önce AİFD'nin yaptığı açıklamalarda 880 milyon $ seviyesindeydi), fikri mülkiyet hakları çerçevesinde patent, veri imtiyazı ve koruması gibi süreçlerin önemli olduğunu vurguladı.

Esen, ABD'nde kişi başı ilaç harcamasının 873 $, AB ülkelerinde 200-480 $ iken Türkiye'de 60 $ olduğu, sosyal güvenlik kurumlarının ilaç harcamalarının %41-66 arasında olmasına karşın, toplam cari sağlık harcaması içerisinde kayıt dışılık sorunu nedeniyle ilaç harcamasının oranının söylendiği gibi yüksek olmadığını, %35 düzeyinde olduğunu söyledi.

Esen, orijinal ilaçların AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında en ucuz fiyat seviyesinin Türkiye'de olduğunu, AB ülkeleri arasında en yüksek jenerik ilaç fiyatlarının ise Türkiye'de olduğunu (yani ulusötesi şirketlerin ilaçlarının ucuz, yerli şirketlerin ilaçlarının sa pahalı olduğunu) iddia etti.

Oturum sonunda koordinatör Orhan Canpolat'tan söz istedim, Canpolat ısrarla söz vermemek için çabaladı, en sonunda müsteşar yardımcısı “çok acıktığı” için toplantıya son verdiğini, bana söz veremeyeceğini, yemekte sorulara devam edilebileceğini söyledi.

Ben de zaten toplantıya yalnızca AİFD temsilcisinin çağrılıp İEİS, Türkiye İlaç Sanayicileri Derneği gibi örgütlerin çağrılmamasının büyük bir eksiklik olduğunu, bu da yetmiyormuş gibi 1 dakikalık soru sormamın/açıklama yapmamın engellenmesinin toplantıya gölge düşürdüğünü, oturum başkanının tutumunun antidemokratik olduğunu, 7 saattir toplantıyı sabırla dinlediğimi ifade ettim. 

Canpolat, toplantıya yerli sanayici temsilcilerinin de çağrıldığını ama zamanları olmadığı gerekçesiyle katılmadıklarını, bu alandaki birikimimizi teslim ettiklerini ancak sürenin dolduğunu söyledi, konuşturulmamamın gerekçelerini neredeyse 10 dakika anlattı. Bu traji-komik durum nedeniyle toplantıyı terk ettim. Öğrendiğime göre Canpolat, toplantıdan ayrılmamın ardından beni söz vermek için davet etmiş. Artık orada olmadığımdan sorun kendiliğinden (!) çözülmüş oldu..

TÜSAV toplantısının oturum koordinatörü Orhan Canpolat'ın engellediği açıklamama gelince;

“Dünyanın en hızlı büyüyen  ilaç pazarlarının başında gelen (% 40'lık büyüme ile dünya ikincisi) Türk ilaç pazarında 2003 yılında üretici fiyatlarıyla 4,2 milyar $ bir satış gerçekleştiğini, pazarın % 60'ının AİFD üyesi ulusötesi şirketlerin kontrolü altında olduğunu, ulusötesi şirketlerin pazarın 2002 ve 2003'teki cirosunun 4 milyar doların üzerinde olduğunu, Türkiye'nin yıllık ilaç ticaret açığının 2 milyar doları, ilaç ithalatının da 2,5 milyar doları bulduğunu, bunun yıllık petrol ithalatının yarıya yakını olduğunu, ilaçta ihracatın, ithalatı karşılama oranının yalnızca % 9 olduğunu, AB Gümrük Birliği sürecinde başta hammadde üretimi olmak üzere (1995'te 12.600 ton iken, 2003'te % 75'lik bir gerileme ile 3300 ton) ulusal üretimin hızla gerilediğini, yerli ilaç şirketlerinin ulusötesi şirketler tarafından hızla yutulduğunu, sektörde çalışanların % 70-75'inin pazarlama ve yönetim yalnızca % 25-30'unun üretim bölümünde istihdam edildiğini “ açıklayacaktım.

“ABD ve AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında ilaç tüketimimizi düşük gibi görünse de ilaç harcamalarının ulusal gelire oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğumuzu (AB ülkelerinde % 0,5-1,2, Türkiye'de % 1,7), IMF; Dünya Ticaret Örgütü, AB gibi küresel güç odaklarının yönlendirmesiyle gündeme gelen "reform"larla gerek ilaç, tıbbi malzeme, tıbbi teknoloji tüketiminin, gerekse dışa bağımlılığın daha da artacağını, tablonun daha karanlık hale geleceğini,  bu küresel kıskaçtan çıkışın  ABD, AB, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel güç odaklarının dayatmalarıyla değil Türkiye'nin Türkiye'den yönetildiği ulusal politika ve stratejilerle gerçekleşebileceğini” vurgulayacaktım.

TÜSAV toplantısı bu açıklamalarımızı yapabileceğimiz bir platform değilmiş. Biz TÜSAV'ı ulusal kimliği olan bir örgüt olarak biliyorduk, meğerse onlar da küresel dalgalarla değişimi/dönüşümü yakalamışlar.

Belki de bu toplantının da sponsorluğunu üstlendiğini sandığım ulusötesi ilaç şirketleriyle çözüm arayışında bir hayli yol kat etmişler.

Ne diyelim, onlar ersin muradına bizim gibi dinozorlar çıksın kerevetine