Hakkında
Haberler
Görüşler
Dökümanlar
Ana Sayfa


HABERLER

Kamu Yönetimi Temel Kanunu Sağlıkta Ne Getiriyor Ne Götürüyor?

TBMM’nin gündemindeki Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısında Merkezi idarenin genel yetkileri altbölümündeki 6. maddede ve Merkezi idare tarafından yürütülecek görev ve hizmetler altbölümündeki 7. maddede merkezi idareye sağlık alanında yetki, görev ve sorumluluk tanımı yapılmamıştır. Merkezi idareler tarafından yürütülecek görev ve hizmetler arasında adalet, savunma, güvenlik, istihbarat, dış ilişkiler, dış politikaya ilişkin görev ve hizmetler, maliye, hazine dış ticaret, gümrük hizmetleri, piyasalara ilişkin düzenlemelerin yanı sıra diyanetle ilgili görev ve hizmetler yer alırken sağlık kapsam dışında bırakılmıştır.

Kamu Yönetimi Kanunu Tasarısının İnsan kaynakları altbölümündeki 46. maddesinde; kamu hizmetleri memurlar, tam zamanlı ve kısmi zamanlı çalışan diğer kamu görevlileri ve işçiler eliyle yürütülür. Diğer kamu görevlileri ile işçilerden tam zamanlı veya kısmi zamanlı olarak ve kadro şartına bağlı olmaksızın sözleşmeli statüde istihdam edileceği hükmü yer almaktadır. Böylece sağlık hizmetleri alanında da sözleşmeli personel statüsü yaygınlaştırılacak, sağlık çalışanları diğer kamu çalışanları gibi iş güvencelerini yitirecektir. Taslaktaki kısmi zamanlı çalışan kamu görevlisi tanımıyla sağlık çalışanları bir yandan iş güvencesini yitirirken, bir yandan da esnek üretim tarzının eksik istihdam boyutundan kaynaklanan sorunlarla tanışacaklardır.

Kanun tasarısının İkinci Bölümündeki Geçici hükümler altbölümünde Geçici Madde 1’in b fıkrasında Sağlık Bakanlığı taşra teşkilatının görev ve yetkileri, eğitim hastaneleri hariç, sağlık evi, sağlık ocağı, sağlık merkezi, dispanser ile hastaneler, araç, gereç, taşınır ve taşınmaz malları, alacak ve borçları, bütçe ödenekleri ve kadroları ile birlikte olmak üzere personeli il özel idarelerine devredilmektedir. Aynı maddede il özel idarelerine devredilen sağlık evi, sağlık ocağı, sağlık merkezi ve dispanser gibi koruyucu sağlık hizmeti veren birinci basamak sağlık kuruluşlarının personeliyle birlikte il özel idarelerince belediyelere devredilebileceği hükmü yer almıştır.

Kamu Yönetimi Temel Kanununun yürürlüğe girmesiyle Sağlık Bakanlığına bağlı devlet hastaneleri il özel idarelerine devredilerek piyasa koşullarında kâr amaçlı özerk (özelleştirilmiş) işletmelere dönüştürülecektir. Yalnızca devlet hastaneleri değil, SSK hastaneleri de önce Sağlık Bakanlığı’na devredilecek ardından devlet hastaneleri gibi yerelleştirilmiş, kâr amaçlı işletmelere dönüştürülecektir. SSK hastanelerinde çalışanlar da sözleşmeli düzene geçirilecektir.

Her biri piyasa koşullarında kâr amaçlı işletmelere dönüşen hastaneler ve birinci basamak sağlık kuruluşları çarklarını döndürebilmek için sundukları hizmetleri kabartacaklar ve sosyal güvenlik kurumlarının, resmi kurumların ve yurttaşların doğrudan sağlık harcamalarının artmasına zemin hazırlayacaklardır. Üniversite hastanelerindeki döner sermaye modeli hızla yaygınlaştırılacak ve tüm sağlık kuruluşları bu modele göre biçimlendirilecektir. 2002 yılında Sağlık Bakanlığına bağlı 654 hastanenin döner sermaye harcaması 1.1 milyar $ iken üniversitelere bağlı 50 hastanenin döner sermaye harcaması 833 milyon $’dır. Sağlık Bakanlığında hastane başına döner sermaye harcaması 1.7 milyon $ iken, üniversite hastanesi başına döner sermaye harcaması bunun 10 katı, yani 17 milyon $’dır. Üniversite ve Sağlık Bakanlığına bağlı hastanelerdeki döner sermaye harcamalarındaki artışla sosyal güvenlik kurumlarının sağlık harcamalarındaki artış arasında doğrudan bir ilişki vardır. Üniversite hastanelerinde kamusal bir kaynak tüketilmekte ancak kamusal olması gereken olanaklar toplumun çoğunluğuna kapatılmaktadır. Modelin yaygınlaşmasıyla üniversite hastanelerindeki gibi tüketilen kamusal kaynaklar yerelleştirilerek özel işletmelere dönüştürülen yani başkalaştırılan ve kamusal niteliğini yitiren sağlık kuruluşlarında da toplumun çoğunluğuna kapatılacak ve sağlık hakkı yalnızca bireyin satın alım gücü oranında elde edebileceği bir metaya dönüştürülecektir.

Bu gelişmenin doğal sonucu, genel bütçe kaynaklı yatırım yapılmadığı için, piyasa ile eklemlenerek ayakta kalmaya çalışan hastaneler ile birlikte, sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı merkezi, verem savaş dispanseri gibi birinci basamak sağlık birimlerinin de, benzeri bir eklemlenme ile kamusal hizmet alanı dışına çıkarak, özelleşmiş yapılara dönüşmesi olacaktır. Süreç ilerledikçe, ayakta kalabilmeleri piyasa ile eklemlenme düzeylerine bağlanan kamu sağlık kuruluşları, özel kaynak oluşturma çabalarını hızlandırırken, bu kuruluşların mülkiyeti el değiştirecektir.

Bu kuruluşların hizmetlerinden yararlananlar da, koruyucu sağlık hizmetlerinden bile, ancak, bu kuruluşların özel kaynak oluşturma çabalarına katkıda bulundukları düzeyde ve o düzeyin karşılığı olan nitelikte hizmet alabileceklerdir. Bu yolla, Devlet de bireyin ve toplumun sağlığını koruma ve geliştirme görevinden büyük ölçüde arınmış olacaktır.

Sağlık kuruluşları, piyasa ile eklemlenmenin belirleyici ön koşulu olarak çekim merkezi olmaya çalışacaklar, bu amaçla “ürün çeşitliliğini ve kalitesini artıracaklardır”. Bu eğilim tıbbi teknoloji ve ilaç kullanımını artıracak, hizmet pahalılaşacaktır. Sosyal güvenlik kuruluşlarının bu hizmetleri satın almak için ayırdığı paylar yetersizleştikçe, kişisel sağlık harcamaları artmaya başlayacaktır. Bu kuruluşlar ilk aşamada üst ve orta üst gelir gruplarına, yani piyasa ile eklemlenebildikleri ölçüde daha yüksek gelir elde edilen kişilere daha “çeşitli ve nitelikli” hizmet sunmaya başlayacak, aynı kuruluşta gerçekleşen bu farklılaşma süreci kuruluşlar arasındaki ayrışma ile tamamlanacaktır.

Böylece, ABD’de olduğu gibi, piyasa ile eklemlenmiş üst ve orta üst gelir gruplarına hizmet üreten, gelişmiş kuruluşlar ile, piyasa ile eklemlenememiş yoksul çoğunluk için hizmet üreten ya da üretemeyen kuruluşlar ortaya çıkacaktır.

Bu süreçte, varolan sosyal güvenlik kuruluşları da, ayırdıkları kaynaklarla bu hizmetlerin bedelini ödeyemeyecekleri için, karşıladıkları hizmetleri sınırlamaya başlayacaklardır. Ortaya çıkan fark, önce kişisel harcamalarla karşılanmaya çalışılacak, bu yeterli olmayınca, piyasa ile eklemlenmiş orta ve üst gelir grupları için bireysel sağlık sigortacılığı öne çıkacaktır. Böylece, sağlık kuruluşlarında ortaya çıkan farklılaşma, sosyal güvenlik sistemine de yansıyacaktır.

Bu süreçte, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerine en çok gereksinen yoksul çoğunluk, her iki hizmet alanından da gereksinimi ölçüsünde yararlanamazken ve hatta dışlanırken, bu hizmetlere daha az gereksinimi olan zengin azınlık çeşitli ve nitelikli hizmetle buluşacaktır.

Bu küresel plan AKP Hükümetinin icadı değildir IMF ve Dünya Bankası’nın çizdiği rota ile AB’nin yerelleşme önkoşulu tam anlamıyla çakışmaktadır. ANAP’ın tek başına iktidarda olduğu seksenli yıllardan günümüze her hükümet bu rotanın sadık izleyicisi olduğunu kanıtlamaya uğraşmıştır. Mevcut Hükümet bu zincirin yaşanan halkasını oluşturmaktadır. Gelecekte iktidar alternatifi olduğunu ileri süren partilerin çoğunun bu rotayı daha başarılı biçimde izleyecekleri iddialarının dışında farklı bir bakış açısı da yoktur.

Sağlık alanında da diğer alanlarda da ortaya çıkan tıkanıklığın aşılması için tıkanıklığa yol açan etkenler alternatifi olmayan çözüm yolları olarak karşımıza çıkarılmaktadır. Merkezin (ulus devletin) yetkileri çevreye (müstakbel eyaletlere) dağıtılmaktadır. Yetkilerin merkezden yerele devri (desantralizasyon) mucizevi küresel çözüm reçetesidir. Merkezdeki tıkanıklığa alternatif olarak yerel güç odakları (tarikatlar, mafyatik çıkar grupları, aşiretler, yerel sermaye grupları vb) öne sürülmektedir. Merkezi bürokrasi tasfiye edilmekte yerine kuralsız, sakınımsız, dizginsiz bir yerel bürokrasi geçirilmektedir.
Sağlık Reformu’nda öncelikle sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilmesi ve Genel Sağlık Sigortası’na (GSS) geçilmesi hedeflenmektedir. AKP Hükümetinin “Acil Eylem Planı’nda da yer alıyordu bu hedef, ancak bu tekleştirmenin o kadar da kolay olmadığını yaşayarak gördü AKP Hükümeti.
Bu küresel planda SSK hem hizmeti sunan hem de finanse eden kurum olarak hedeftedir. “Hizmet sunumu ile finansmanı ayrılmalıdır” sloganı her fırsatta tekrar edilmektedir. Bu plan yukarıda sözünü ettiğimiz “desantralizasyon” planı ile eşleştirilmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumları içinde SSK hem hizmet sunan hem de finanse eden kurum olarak bir yanda, yalnızca hizmet finanse eden Emekli Sandığı ve Bağ-Kur diğer yandadır. SSK’da, parçalanarak Emekli Sandığı ve Bağ-Kur modeline geçmelidir denilmektedir. Ancak bu kurumların harcamaları karşılaştırıldığında bambaşka bir tablo çıkmaktadır. Tam tersi, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur SSK modeline geçmeli sonucu ortaya çıkmaktadır.
Sosyal Güvenlik Kurumlarının (SGK) sağlık harcamaları hızlı bir artış göstermektedir. Bu artış içinde ilaç ve tıbbi sarf malzemesi harcamaları başat bir rol oynamaktadır. Bu kurumların 1996 yılında 147 trilyon TL (1.8 milyar $) olan toplam sağlık harcaması 2002 yılında 7.7 katrilyon TL’ye (5.1 milyar $’a) çıkarak ABD doları bazında 3 kat artmıştır. Sosyal güvenlik Kurumlarının 1996 yılındaki toplam sağlık harcamasının % 64’ü SSK’ya aitken (aynı yıl SSK’nın kapsadığı nüfus toplam nüfusun % 45’i) % 36’sı Emekli Sandığı ve Bağ-Kura aittir. (aynı yıl Emekli Sandığı ve Bağ-Kur sağlık kapsamındaki nüfus ise toplam nüfusun % 10’udur).

2002 yılına geldiğimizde SSK’nın Sosyal Güvenlik Kurumları (SGK) içindeki sağlık harcaması % 64’ten % 48’e düşerken (aynı yıl SSK’nın kapsadığı nüfus toplam nüfusun % 46’sıdır) Emekli Sandığı ve Bağ-Kur sağlık harcaması % 36’dan % 52’ye çıkmıştır. (aynı yıl Emekli Sandığı ve Bağ-Kur sağlık kapsamındaki nüfus ise toplam nüfusun % 16’sı).
2002 yılında SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’un 3 katı bir nüfusu kapsarken Emekli Sandığı ve Bağ’Kur’un toplam sağlık harcamasından daha azını gerçekleştirmiştir. Bu denklemde SSK’yı Emekli Sandığı ve Bağ-Kur gibi yalnızca hizmet finanse eden ve dışarıdan satın aldığı mal ve hizmetlerde toplu ilaç alımlarında sağladığı avantajlar gibi toplu alım gücünü kullanamayan bir kuruma dönüştürdüğünüzde ortaya çıkacak zarar “Sağlık Reformu” denkleminin sonucunu açık seçik ortaya koymaktadır. Bu denklem ulusal sağlık harcamalarımızın katlandığı, ulus ötesi şirketlerin kârlarına kâr kattığı küresel bir denklemdir.