Hakkında
Haberler
Görüşler
Dökümanlar
Ana Sayfa


HABERLER

Sağlık Hizmetlerinin Sunumunda Hekimler Etki Altında!

Cumhuriyet Bilim-Teknik Dergisi, 26 Eylül 1998


Hastaya gereksiz hizmet sunularak faturalar kabartılıyor.
İlaç şirketleriyle etik olmayan ilişkilere giriliyor.


Ali Rıza Üçer* Son yıllarda gerek ilaç şirketleri gerekse özel tanı ve tedavi merkezleriyle hekimlerimiz arasındaki ilişkiler alabildiğine yozlaşmıştır. Bu yozlaşmanın temel nedeni; aksak rekabet ortamındaki çarpık bir piyasa anlayışının sağlık hizmetleri alanına da hakim olması ve tarafların bu anlayışı, denetimsiz bir ortamda uygulamalarından kaynaklanıyor. Sağlık hizmetlerinin diğer hizmet sektörlerinden farklılığı ve denetimsizlik, konunun iki önemli bileşenidir.

Gereksiz hizmetler faturayı kabartıyor.


Sağlık hizmetlerinin en önemli özelliklerinden biri; hizmeti sunan ile hizmetten yararlanan arasında büyük bir dengesizlik olmasıdır. Hasta; hekimine güvenmek, istediği tahlilleri yaptırmak, verdiği ilaçları almak zorunluluğundadır. Hizmetlerin sunumunda firmaların yönlendirmesi ile kâr olunca, hastalara gereksiz hizmet sunuluyor. Buna sağlık ekonomisinde "sunucunun kabarttığı talep" (supplier induced demand) deniyor.

Bir hasta hastalığının tanısı için kendisine hangi incelemelerin yapılması gerektiğini bilemez; bu nedenle de hekimin istediği incelemeleri yaptırmak zorundadır. İnceleme ücretleri genellikle sosyal güvenlik kurumları tarafından karşılandığı için de cebinden para çıkmaz. Ayrıca, taraflı bir güdülenme sonucunda hastalar en ileri tetkiklerin adlarını bilmektedir ve genel bir yaklaşımla da bu yeni incelemelerin kendisine yapılmasının daha doğru tanı konulması sonucunu doğuracağını sanırlar.


İşte bu ortamda hekim gereksiz birçok inceleme yaptırır. Gereksiz inceleme istemek bile etik bir sorundur.


Borç yükü altında


Ancak olay bununla sınırlı değildir. Kredi ya da kiralama ('leasing') yöntemi ile kurulan ve yüklü aylık geri ödemeleri bulunan özel tanı (ve tedavi) merkezleri, doğal olarak tek gelir kaynakları olan hasta sayılarını artırmanın yollarını aramaya başlamıştır. Buldukları çözüm ya merkezlerine hasta gönderme potansiyeli olan hekimleri kuruluşlarına ortak etmek ya da hasta gönderen hekimlere gönderdikleri her hasta için belirli bir para (yüzde) vermektir.


Sonuçta daha çok hasta gönderen hekim, daha çok kazanmakta ve dolayısıyla gereksinim olsun olmasın, her hastadan bu incelemelerin yaptırılması istenmektedir.

Uludağ Üniversitesi Radyoloji A.D. Başkanı Dr. Ercan Tuncel'in "İstanbul'da bu şekilde rüşvetle çalışmayan ancak bir kuruluş biliyorum" şeklindeki ifadesi, sorunun ne denli vahim boyutlarda olduğunu göstermektedir. İşte, konunun esas önü alınması güç ve her iki taraf açısından da büyük bir etik, bilimsel ve yasal suç olmasını yaratan boyutu budur.

İlaç şirketleri ve hekimler

İlaç şirketleri ile hekimler arasındaki ilişki de, sağlık hizmetlerindeki etik suçlar aysberginin su altındaki çok daha büyük parçasıdır. Hoş bu "su altında kalan kısım" tanımlaması artık durumu yanlış betimleyen bir durum almıştır. Zira, bu ilişkilerdeki yozluk, alan ve satanlar tarafından artık "ne karşılığı ne istenmelidir" sorusunun yanıtının standartlaştırıldığı boyutlara ulaşmıştır. Bu karşılıklar, firmaların belirlediği miktardaki ilacı yazma bedeli olarak hekimlere cep telefonu, bilgisayar almaktan tutun endikasyonları zorlayarak yeni ve pahalı tedavi protokollerinin araştırma adı altında uygulanmasıyla uzak ülkelerdeki uluslararası kongrelere gidişte, cep harçlığı dahil tüm giderlerin firmalarca ödenmesine kadar varmaktadır.

Yurt içinde ve yurt dışındaki çeşitli bilimsel etkinlikler için gerekli katılım ücreti, yol ve konaklama giderlerinin ilgili firmalar tarafından karşılanması artık hiç yadırganmıyor. Firmaların tıbbi kongreleri finanse etmesinin temel amacı ise, ürünlerini olabildiğince tükettirerek satış gelirlerini artırmaktır. Firmalarla bu tür ilişkilere giren ya da girmeye zorlanan hekimler; ilaç, tıbbi malzeme ve tıbbi teknoloji tercihlerinde yönlendiriliyorlar. Kimi tedavi protokolleri maliyet/yararlılık dengesi gözetilmeksizin bilimsel çalışma gerekçesiyle başlatılmaktadır. Başarısı ya da başarısızlığı yıllar önce kanıtlanmış olabilen bu tür çalışmalar üzerinde ne yazık ki bugüne kadar etkin bir denetim mekanizması kurulamamış, yerel ve merkezi bilimsel ve etik kurullar yeterince işlevselleşememiştir.

Sıklıkla tatil yörelerindeki beş yıldızlı otellerde yapılan yüksek katılım ücretli tıbbi kongrelerde firmaların standları ve reklam afişleri en gözde salonlarda arz-ı endam ederken, hekimlerin özveri ile hazırladıkları tıbbi posterler, katılımcıların gözlerinden ırak olan bodrum katlarındaki izbe salonlarda adeta sergilenmemektedir. Bu görüntüler, sağlık sektöründeki pazar paylarını artırmak için kıyasıya rekabet halinde olan şirketlerin mesleki uygulamalarımız ile ilgili karar alma süreçlerinde ne denli belirleyici olduklarının açık kanıtıdır.

Sağlık sektöründe akıl dışı kaynak kullanımı ve savurganlığa yol açan, ilaç ve tıbbi tercihleri yönlendiren bu bağımlı ilişkilerin maliyeti ise çoğunlukla sosyal güvenlik kurumları ve diğer resmi kurumlara çıkarılıyor. İlaç ve tıbbi teknolojileri yönlendiren bağımlı ilişkiler kamusal kaynakları sorumsuzca tüketiyor.

Sorunun kaynağı

Asıl sorun; gerek kamu gerekse özel sağlık hizmetlerinin niteliğinin artırılamaması ve denetimsizliğidir. Ancak etkin denetim mekanizmalarının kurulması ile çözüm için somut adımlar atılabilecektir. Artık taraflarca kanıksanmış olan bu sorunların çözümü oldukça güçtür. Öncelikle bu yoz ilişkiler ortamının taraflarca önemli bir sorun olarak algılanması gerekmektedir. Zira, alan ve satan camiada bu çarpık ilişkiler sanki bu ortamın doğal koşulları olarak kanıksanmıştır ve firmalarla bazı hekimler tarafından kamusal yarar kişisel ve ticari çıkarlara tercih edilmektedir. Sosyal güvenlik kurumları ve bu hizmetleri satın alan diğer kuruluşların satın aldıkları sağlık hizmetini etkin bir biçimde denetlemeleri sonucunda bu hizmetin hem niteliği artacak hem de kaynak savurganlığı büyük ölçüde engellenmiş olacaktır. Sorunun birincil derecede sorumlu olan tarafları; Sağlık Bakanlığı, üniversiteler, Türk Tabipleri Birliğive diğer sağlık meslek örgütleri ile sağlık işkolunda örgütlü olan sendikalar,firmaları temsilen İlaç İşverenleri Sendikasıve hizmeti satın alanları temsilen de sosyal güvenlik kurumlarıdır. Ne yazık ki birkaç olumlu örnek dışında tüm bu kurum ve kuruluşlar, sorunun çözümüne yönelik somut adımlar atamamıştır.

Tanımladığım bu yozlaşma sürecine karşı etkin bir çözüm arayışı içinde olan Ankara Tabip Odası(ATO) 1994-1998 yönetimi, hekimlerden oluşan 5 kişilik bir sekretarya ve 83 uzmanın katıldığı Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Komisyonu'nu (ATO-SHDK) oluşturmuştu.

Bu dönemde ATO uzmanlarınca hazırlanan ve sosyal güvenlik kurumlarınca tümüyle onaylanarak uygulamaya sokulan yüzlerce rapor ile sağlık bakım örgütleri (Health Maintenance Organization/HMO) standartları ulusal koşullarımız temelinde sosyal güvenlik kurumlarımıza aktarılmaya çalışıldı. Bu proje ile 1997'de yalnızca Emekli Sandığı'nda 7 trilyon TL tasarruf sağlandı 3. SHDK'nın bu dönemdeki hedefi ise Türkiye'deki görüntüleme merkezlerinin biyo-medikal standartlarının saptanması ve sosyal güvenlik kurumlarının tanımlanan standartlarda aygıtlanmaya sahip olmayan merkezlerle anlaşma yapmamasının sağlanması olacaktı. Yalnızca İstanbul'da, çoğu substandart nitelikte 70 adet manyetik rezonans (MR) merkezi olduğu ve bu sayının İngiltere'deki toplam MR sayısını geçtiği düşünüldüğünde, bu projenin ne denli önemli olduğu daha iyi anlaşılabilecektir.

Ancak ATO Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Projesi bilinmeyen bir geleceğe ertelendi.

Ne yapmalı?

Sağlık hizmetlerinin sunumunda karşılaştığımız yozlaşma sürecine, gerek ilaç piyasası gerekse diğer sağlık sektörü alanlarına merkezi yönetim ile alandaki sivil kuruluşlar tarafından oluşturulacak denetleme ve planlama kurullarınca müdahale edilmesi bir zorunluluktur. Sağlık Bakanlığı, sosyal güvenlik kurumları, meslek örgütleri, üniversitelerle diğer ilgili kurum ve kuruluşların temsilcilerinden oluşan özerk yapıdaki "Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Üst Kurulu" oluşturulmalıdır. Böylece, çok uluslu şirketlerin egemenliklerini taçlandırmaya çalıştıkları "Çok Taraflı Yatırım Anlaşması"nın gündeme geldiği bir ortamda sağlık alanında ulusal çıkarlarımızın gözetildiği merkezi planlama ve denetleme sürecinin yaşama geçirilmesinin yanı sıra, hizmet sunumundaki yozlaşma büyük ölçüde engellenebilecektir

* Dr. ATO-SHDK 1996-1998 Dön.Baş.

Dipnotlar:

(1)Sur H., Hayran O., Devletin Sağlık Hizmetlerindeki Rolü, TODAİE, 21. Yüzyılda Nasıl Bir Kamu Yönetimi Sempozyumu, Sağlık Sektöründe Devlet Grubu Bildirileri. Haziran 1997

(2) Tuncel E., Hastalıkların Tanısında Teknoloji Bağımlılığı, Olaylar ve Görüşler, Cumhuriyet, 19. 01. 1995

(3)Emekli Sandığı Bilgi İşlem Dairesi Tebliği, Kamu-Net 1998 Kongresi

Önemli uyarılar

Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 26 Eylül 1998

ATO-SHDK 1994-1998 döneminde;

*Sosyal güvenlik kurumlarının satın aldığı sağlık hizmetlerinin fatura ve reçetelerinin bilimsel, etik ve mali yönden uygunluğunun denetimini yaptı.

*Hasta başı maliyetleri milyarlarca lirayı bulan, sosyal güvenlik kurumlarının ilaç harcamaları içinde de önemli bir yer tutmaya başlayan ilaç şirketlerinin satışlarını artırmak için özel pazarlama stratejileri uyguladığı Taxol/Taxoter, büyüme hormonu, faktör-8 gibi ilaçların klinik kullanımının standardizasyonu için (doz, endikasyon, tedavi süresi, kimler tarafından reçete edilebileceği, v.b.) rehberler oluşturdu.

*Sosyal güvenlik kurumlarıyla anlaşma yapmak isteyen tıbbi malzeme firmalarının pazarladığı malzemelerin kullanım alanı, sarf nitelikleri gibi özelliklerine göre sınıflandırmasını yaptı. Bu kapsamda Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın ödeme yaptığı 100'ü aşkın tıbbi malzeme firmasının pazarladığı yaklaşık 30.000 malzeme sınıflandırılarak ilgili kurumların sağlık harcamalarının önemli bir bölümünü oluşturan tıbbi malzemelerin güvenilir bir veritabanını oluşturdu.

*Tıbbi malzeme suistimalleri konusunda danışmanlık yaptı. (İki büyük tıbbi malzeme firmasının 40 milyar TL dolayında olan yolsuzluğunu ortaya çıkardı, sunulan raporlar çerçevesinde firmalar ilgili kurumlarca mahkemeye verildi.)

*Bazı tanı ve tedavilerin hangi altyapıya sahip merkezlerde uygulanabileceği konusunda görüş oluşturdu. (Örneğin, simülatörü olmayan substandart radyoterapi merkezlerinin tedavi yapmasının uygun olmayacağı, sosyal güvenlik kurumlarının yalnızca standart radyoterapi merkezleri ile anlaşma yapması gerektiğine ilişkin rapor hazırladı.)

*Bazı bakanlıklar ve sosyal güvenlik kurumlarının teftiş kurullarına yansıyan suistimallerde bilirkişi kurum olarak görüş oluşturdu. (Örneğin, bir sosyal güvenlik kurumunu suistimal ederek yaklaşık 70 milyar TL zarara uğratan iki hastanenin 300'e yakın dosya ve faturasını inceleyerek önemli boyutlarda suistimal yapıldığını saptadı. Bu suistimaller yargıya intikal ettirildi ve ATO-SHDK görüşleri ilgili süreçte yönlendirici bir işlev gördü.)

*Hepatit aşısı vurgunu (Perakende satış fiyatı 2.5-4 milyon TL olan aşının toplu alım ile 72.000. TL'ye düşürülebileceğini ortaya çıkardı.).

Grip aşısının sorumsuzca tükettirilmesi, yataklı tedavi kurumlarında biyokimya KİT vurgunu (vurgunun boyutu yataklı tedavi kurumlarında yıllık 30 trilyon TL idi), Locabiotal adlı ilacın bilimsel gerekçeye dayanmadan ruhsatlandırılması, AmBisome/Fungizone yolsuzluğu, ilaç şirketlerinin kârlı bulmadıkları yaşamsal önem taşıyan bazı ilaçları piyasadan çekmeleri gibi toplum sağlığını yakından ilgilendiren trilyonlarca liralık kamusal kaynağın boşu boşuna tükettirilmesine yol açan süreçte ATO-SHDK, hazırladığı görüş ve raporlarla soygun ve vurgunları kamuoyuna duyurdu, yazılı ve görüntülü basında yüzlerce habere kaynaklık etti ve ilgili kurumları önlem almak için harekete geçirdi.

Hastanelerde soygun

Cihat Oğan*

Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 26 Eylül 1998

Ankara hastanesi Başhekimi Dr. Demokan Erol'un Sağlık Bakanlığı'nı etkileri altına alan ve hastane ihalelerinden trilyonlarca lira haksız kazanç sağlayan ve adeta çeteleşen medikal firmaların baskıları sonucu istifa etmesi ile Dr. Erol bir hastanenin nasıl soyulduğunu kanıtlamıştır.

Kamu hastanelerinde yönetici-şirket-siyasetçi üçgeni, ne yazık ki çok uzun süredir Sağlık Bakanlığı'nın olaya göz yumması ve yeterli önlemleri almaması nedeniyle haksız kazanç elde etmeye devam etmektedir. Doğal olarak olay sağlık hizmetlerimizdeki bilinçli bir tavırdır ve çok taraflıdır. Bu durum, dürüst hastane yöneticileri ve çalışanlarını baskı altında tutmakta ve sistem devam etmektedir.

Dr. Demokan Erol'un yönetimi döneminde biyokimya laboratuvarı alımlarındaki harcamanın 500 milyar liradan 90 milyar liraya indirilmesi çok çarpıcı bir örnektir. Sadece bu bile münferit bir hastane idaresinin kamusal kaynaklarımızı çok daha verimli kullanabileceğinin çarpıcı bir örneğidir.

Bundan yaklaşık altı ay önce Ankara Tabip Odası Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Komisyonu (ATO-SHDK), yataklı tedavi kurumlarında kit karşılığı otoanalizör kiralanması yöntemi ile 25 lira (sadece yirmi beş TL) ile 750 lira (sadece yedi yüz elli TL) arasında maliyeti olan birim test fiyatının 100.000 liraya, yani maliyetinin 130 ile 4000 katı arasındaki fiyatlara kamu hastaneleri tarafından satın alındığını ortaya çıkarmıştı . Yalnızca Sağlık Bakanlığı'na bağlı hastanelerin biyokimya kitleri pazarının 30 trilyon TL'nin üzerinde olduğu göz önüne alındığında (Bu projeksiyon ATO-SHDK tarafından orta büyüklükteki bir hastanede yıllık ortalama 50 milyar TL. biyokimya kit gideri olduğu varsayılarak yapılmıştı, Ankara Hastanesi'nde 1,5 yıl önce 500 milyarlık harcama yapıldığına göre biyokimya kit pazarı tahminimizden çok daha büyük ölçektedir.) kamusal kaynaklarımızın bu alanda da savurganca tüketildiği göze çarpmaktadır.

Biyokimya kitlerinin alımı konusunda ATO-SHDK uzmanlarınca oluşturulan raporumuzu, o dönemde Sağlık Bakanlığı ve hekim milletvekillerine ulaştırmanın yanı sıra, kamuoyuna da duyurmaya çalışmıştık. Görevde olduğumuz 1994-1998 döneminin ATO-SHDK Başkanı Dr. Ali Rıza Üçer basındaki açıklamaları nedeniyle Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu'na çağırılmış ve görevli müfettişlerce ifadesine başvurulmuştu. İlgili raporda "Ancak Tabip Odası görüşünde de belirtildiği üzere ototanalizör cihazında kullanılan tıbbi sarf malzemelerinin (kit) çok pahalı alındığı iddiası kısmen de olsa gerçeği yansıtmaktadır, zira çeşitli vesilelerle hastanelerde yapmış olduğumuz denetimlerde de aynı cins kit alımlarında fiyatlar arasında çok büyük farklar olduğu, zaman zaman çok fahiş fiyatlarla sarf malzemesi alındığı müşahade edilmektedir" ifadesi yer almıştır.

Aradan yaklaşık altı ay geçmiştir. Akademik çevrelerden görüşümüzü destekleyen olumlu yanıtlar almamıza rağmen Bakanlığın bu konuda somut bir adım atmaması düşündürücüdür. Bakanlık, Odamızın önerdiği merkezi planlama ve denetleme mekanizmalarını harekete geçirebilse, medikal firmalar ile hastaneleri karşı karşıya getirmek yerine toplu pazarlık gücünü kullanabilseydi Ankara Hastanesinde yıllık 90 milyar liralık biyokimya kit harcaması da çok daha aşağı seviyelere çekilebilirdi.

Konunun bizler açısından çok daha üzücü olan bir diğer boyutu da; resmi otorite olan Sağlık Bakanlığı'nın bilinçli vurdumduymazlığının yanı sıra sivil otorite konumunda olan tabip odaları ve diğer meslek kuruluşlarının bu tür mesleki konuları, somut girişimlerde bulunmaktan ziyade soyut demokrasi ve insan hakları demeçleriyle geçiştirmesidir.

Ne yazık ki Ankara Tabip Odası'nda da tıpkı Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi'nde olduğu gibi önceliklerini en genel anlamda demokrasi mücadelesi demeçleri ile sınırlamış olan yeni bir yönetim ile birlikte bu tür sorunlar meslek örgütümüzün de gündeminin dışında kalmıştır.

Sağlık Bakanlarının doğruyu ve kamunun haklarını savunan yöneticiler hakkında"devlet memuru olmana rağmen neden basına demeç verdin" diyerek soruşturma açmaktan ziyade kamusal çıkarlarımızın savunucusu olması gerektiğine inanıyorum.

* Dr. Ankara Tabip Odası

1994-1998 Dönemi Genel Sekreteri  

 

**

ATO'dan yanıt

Dr. İskender Sayek

Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 17 Ekim 1998

Yayın yönetmenliğini yapmakta olduğunuz Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Eki 26 Eylül 1998'de çıkan sayısında Editöre Mektup olarak odamız hakkında yersiz iddiaların yer aldığı iki yazının yayımlanmış olması bizleri üzmüştür. Yazarların geçmiş yönetim döneminde yüklendikleri sorumlulukları sıfat olarak kullandıkları yazılarda gerçeklerden uzak görüşler yer almıştır. Bu cevap kişilerle bir polemiğe girme amacından çok, yanlış verilen bilgilerin düzeltilmesini sağlamak ve bazı konulara açıklık getirmeyi hedeflemektedir.

ATO-SHDK (Ankara Tabip Odası Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Komisyonu) 1996-1998 dönem başkanı Dr. Ali Rıza Üçer ''Sağlık Hizmetlerinin Sunumunda Hekimler Etki Altında'' başlıklı yazı ile doğrudan ilgisi tartışılabilir olmasına rağmen ''...ATO Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Projesinin bilinmeyen bir gerçeğe ertelendiği'' şeklinde bir yargıda bulunuyor. Bu yargı doğru değildir, çünkü bu proje sürmektedir ve sürdürülecektir.

Bu projenin sürdürülmesi konusunda gerek Emekli Sandığı gerekse Bağ-Kur ile görüşmeler yapılmış ve Emekli Sandığı ile yeniden protokol imzalanmıştır. Bağ-Kur'la protokolümüz sürmektedir. Proje kapsamında değişik uygulamalar ile ilgili ''Standart uygulamalar kılavuzu'' hazırlanacaktır.

Hastanelerde soygun!

1994-1998 Dönemi ATO Sekreteri Dr. Cihat Oğan, ''Hastanelerde Soygun'' başlıklı yazısında da örgütümüzün etkinliklerini ''en genel anlamda demokrasi mücadelesi demeçleri ile sınırlamış olduğumuzu'' belirtmiş ve kendisinin bahsettiği hastane soygunları ile ilgilenmediğimizi iddia etmiştir.

Ankara Hastanesi Başhekimi Dr. Demokan Erolve arkadaşlarının istifası nedeniyle tüm sağlık çalışanları ile düzenlediğimiz ve kendisinin de katıldığı, Cumhuriyet Gazetesi'nde de geniş yer alan sağlık sistemindeki çürümeyi ve yozlaşmayı hedef alan protesto eylemini herhalde ''genel anlamda demokrasi mücadelesi'' olarak değerlendirmiş ya da yorumlamıştır. Bu konuda hekim arkadaşlarımız hakkında açılan soruşturmaların iptali konusunda Sağlık Bakanı'na da yazı yazılmıştır.

Sadece hastanelerde değil, sağlık sisteminin her biriminde ve diğer sektörlerde yaşanan yolsuzlukları ortaya dökmek, üzerine gitmek yanında dürüst, namuslu bu ülkeyi ve bu ülkenin insanlarını gerçekten seven insanların örgütlenmesi gerekmektedir. Bu örgütlenmenin ana odaklarından bir tanesi meslek odaları ve örgütleridir. Meslek örgütümüz yolsuzluklarla mücadeleyi önemli bir hedef olarak ele almışken, odamız genel sekreterliğini yapmış bir arkadaşımızın Cumhuriyet Gazetesi'nin Bilim ve Teknik ekinde olayları böyle yorumlaması üzücüdür.

*Yönetim Kurulu Adına Ankara Tabip Odası Başkanı 

Hekimler ve ilaç şirketleri üzerine yeniden

Ali Rıza Üçer*

Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 31 Ekim 1998

CBT'de 5 Eylül 1998'de başlattığınız Doktorlar ne kadar etki altında? başlıklı tartışma sürecinde, 601. Sayıda yer alan yazılarımıza karşı 604.Sayıda ATO Başkanı Dr. İskender Sayek'in tekzip niteliğindeki ATO'dan yanıt"başlıklı yazısı oldukça düşündürücüdür. Yaklaşık 1.5 ay önce tartışma sürecini başlattığınız böylesi yaşamsal bir konuda ilgili kurumların tepkisizliği ve en önemli muhataplardan biri olan meslek örgütü yöneticilerinin geciken tepkisinin yalnızca kendilerine sataşıldığını iddia ettikleri konu ile sınırlı kalması, sorunun çözümü için Türk Tabipleri Birliği, Sağlık Bakanlığı ve üniversitelerin somut adım atamayacaklarının bir göstergesidir.

Dr. İskender Sayek'in; ATO 94-98 Döneminin en önemli projelerinden biri olan ve 2000 yılına doğru tüm hekim örgütümüze yaygınlaşması gereken ATO Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Projesi (ATO-SHDK) ile Bilim Teknik'te yayımlanan "Sağlık Hizmetlerinin Sunumunda Hekimler Etki Altında" başlıklı yazımın doğrudan ilgisinin tartışılabilir olduğunu ifade etmesi şaşırtıcıdır.

Çünkü ATO SHDK 1994-1998 döneminde ilaç şirketleri ile hekimler ve bazı kurumlar arasındaki etik olmayan kimi ilişkileri ortaya çıkarmış, bu çarpık ilişkilerin kamusal kaynakların savurganca tüketilmesine zemin hazırladığını kamuoyuna duyurmuş, ilgili kurumları uyarmıştır. Yine ulusötesi ilaç tekellerinin kârlarını artırmak için özel pazarlama stratejileri uyguladıkları hasta başı maliyetleri milyarlarca lirayı bulan bazı ilaçların hangi koşullarda kullanılacağına ilişkin kılavuzlar oluşturmuş, bu kılavuzların sosyal güvenlik kurumlarınca uygulanmasını sağlamıştır. Bu nedenle proje, hekimler ile ilaç şirketleri arasındaki ilişkiler ile de yakından ilgilidir.

Dr. Sayek'in tepkisine yol açan yazımda da dile getirdiğim gibi, ATO SHDK 1994-1998 döneminde; Hepatit aşısı vurgunundan biyokimya KİT yolsuzluğuna, hasta başı maliyetleri milyarlarca lirayı bulan Taxol, Taxoter gibi ilaçların sorumsuzca tükettirilmesinden, AmBisome/Fungizon yolsuzluğuna, Methadon'un bazı çevrelerce ülkemizde ruhsatlandırılmaya çalışılmasından, Locabiotal adlı ilacın bilimsel dayanağı olmadan ruhsatlandırılmasına ve ilaç şirketlerinin kârlı bulmadıkları yaşamsal önem taşıyan bazı ilaçları piyasadan çekmelerine kadar toplum sağlığını da yakından ilgilendiren yüzlerce dosyayı açmış, ilgili kurumları harekete geçirmiş ve çözüm için somut adımların atılmasını sağlamıştır.

Dr. Sayek "projenin sürdürülmesi konusunda gerek Emekli Sandığı gerekse Bağ-Kur ile görüşmeler yapılmış ve Emekli Sandığı ile yeniden protokol imzalanmıştır" demektedir. ATO yönetiminden ayrılmadan önce Emekli Sandığı'na sunduğumuz III. Dönem protokolün imzadan çıkması sevindiricidir. Ancak, Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Projesinin devamına ilişkin olarak, Sayın Sayek'e ATO internet forumunda* sorduğum sorulara henüz yanıt alamadım:

Yaklaşık 6 aydır SHDK sorumluluğunu üzerinize almış bulunuyorsunuz. Bu konuda ne tür somut adımlar attınız, hangi dosyaları açtınız?

Foruma 2 Haziran'da yolladığınız mesajda da değindiğiniz gibi akılcı ilaç ve teknoloji kullanımına yönelik hangi kılavuzları oluşturdunuz?

Biyokimya kitlerinde olduğu gibi geçmiş dönemde hazırladığımız raporların takibi konusunda neler yaptınız?

Neler yapılmalı?

Yolsuzluklarla mücadeleyi önemli bir hedef olarak aldığını iddia eden bir meslek örgütünün yapacağı iş, maliyetinin 130-4000katı arasındaki fiyatlarla kamu hastanelerine satılan biyokimya KİT yolsuzluğunun ortaya çıkarılması, perakende satış fiyatı 2.5- 4 milyonTLolan Hepatit aşısının toplu alım ile 72.000TL'ye düşürülebileceğinin gösterilmesi, 1995 yılı fiyatları ile kümülatif maliyeti5.3 milyon TLolan Fungizon'un fiyat çelişkisi yaratılarak piyasadan çekilmesinin ardından yalnızca sınırlı bir hasta grubunda kullanılması uygun olan ve kümülatif maliyeti880 milyon TLolan AmBisome'nin tükettirilmesinin engellenmesi, Methadon'un bazı çevrelerin baskılarıyla ruhsatlandırılmaya çalışılmasının önüne geçilmesi, bir kısmı substandart olan özel tanı ve tedavi merkezlerinin yanı sıra karlarını artırmaya çalışan bazı döner sermayeli kuruluşların sosyal güvenlik kurumlarına kabarttığı faturaların açığa çıkartılması gibi somut adımlar atmak, benzer soygun ve vurgun dosyalarını açığa çıkarmak ve bilimsel gerçeklere aykırı olan girişimleri önlemek olmalıdır. Çünkü; Soyut gerçek olmaz, gerçek daima somuttur.

*Dr., ATO 94-98 Dönemi

SHDK Başkanı

*ATO94-98 döneminin en önemli projelerinden biri de Ankara Eczacı Odası (AEO) ile birlikte geliştirdiğmiz internet servis sağlama hizmeti olmuştur. ATO ve AEO ülkemizin ilk ve tek İnternet sağlayan meslek kuruluşu olmuştur. Böylece iki yıl içinde 1000abonesi olan ve yaklaşık 2500hekime ulaşan bir İnternet servisi yaşama geçirilmiştir. İnternet hizmet sağlayıcılığından çok daha önemlisi Ulusal Medikal İletişim Ağı (UMEDİA), Sağlıkta Belge Sağlama Projesi (SBS), Kan Bankaları Ortak Veri Tabanı: İnternet Kan Bankası, Organ Bankaları Ortak Veri Tabanı, Med-line gibi İnternet tabanlı projelerin hayata geçirilmesidir. Ne yazık ki yeni ATO yönetimi ile birlikte İnternet tabanli projelerimiz de bilinmeyen bir geleceğe ertelenmiş, İnternet servis sağlama hizmetindeki aksaklıklar nedeni ile de 1000 dolayındaki hekim üyenin büyük bir bölümü ATO-Net'ten ayrılmıştır.