Hakkında
Haberler
Görüşler
Dökümanlar
Ana Sayfa


HABERLER

Tıp Kurumu Genel Sekreteri Dr. Ali Rıza Üçer'den uyarı mesajları: Veremle savaşmıyoruz

Dünyada verem hortluyor; ülkemiz bakıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Türkiye dahil pek çok ülkeyi, katlanarak artan verem vakaları yüzünden kırmızı alarm bölgesi içine almış, ama bizim ilgili hazretler oralı bile değil. Sorduğunuz zaman da veremle mücadele için kamyon yükü para harcandığını söyleyecekler. Türk insanı ve dünya için tehlike çanları çalıyor, ama bizimkilerin umurunda bile değil. Öte yandan jet hızıyla genel bütçe kanununa bir madde eklenmesiyle sağlık kurumlarının sosyal güvenlik kuruluşlarına bağlı hastalara verdikleri hizmet karşılığı 3.5 katrilyon liralık alacakları bir kalemde siliniyor. Bu nasıl bir mantık? Ne biçim bir kafa? Tıp Kurumu Genel Sekreteri Dr. Ali Rıza Üçer'le bunları konuşurken ve işittiklerim karşısında ülkem insanının geleceği için nasıl iyimser olunabilir, diye düşünüyorum.

- Siz Tıp Kurumu olarak bir verem raporu hazırladınız. Çok ciddi, tehlike sinyalleri veren bulgular elde ettiğinizi biliyorum. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye'de verem yeniden hortladı. Bunun önüne geçecek bir mekanizma da şu anda yok. Bize bulgularınızı anlatır mısınız?

ÜÇER - Çok haklısınız. Bugün verem dünyada ve Türkiye'de gerçekten çağın küresel salgını olarak yeniden gündeme geliyor. Ama Türkiye büyük bir aymazlık içinde. Gereken önlemler alınmadığı için de çok önemli zaman kaybediliyor. Gelecek de tehlikeye atılıyor. Bu aymazlık devam ederse on yıl sonra nerede olacağımızı düşünmek bile istemiyoruz. Dehşet verici bir tabloyla karşılaşabiliriz. Dolayısıyla da aklımızı başımıza almamız gerekiyor. Dünyada da verem çok önemli bir sorun bugün. İnsan ölümlerine yol açan bazı hastalıkların başında AIDS ve verem geliyor. AIDS ve verem artık iç içe gibi.

Neden: Gelir adaletsizliği

- Peki, AIDS ve verem arasında nasıl bir bağlantı var?

ÜÇER - AIDS virüsü insanın bağışıklık sistemini çok etkilediği için tüberküloz ve özellikle de çok ilaca dirençli tüberküloz sorunları sarmalı eklendi. Neyse ki Türkiye'de bugün henüz bu sorun yok. Çünkü AIDS Türkiye'de hâlâ biraz geri planda. Öte yandan çok ilaca dirençli tüberküloz temel açmazlardan birisi.

- Neden temel açmaz olarak niteliyorsunuz?

ÜÇER - Çünkü klasik tedaviye yanıt vermiyor. İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci basamak tedavilere geçmek gerekiyor. Çok daha karmaşık, yüksek maliyetli tedavi süreçlerine ihtiyaç baş gösteriyor. Sonuç açısından da çok başarılı değil. Bu aşamaya gelmemek gerekiyor. Örneğin Sovyetler Birliği'nden ayrılan Doğu Avrupa ülkelerinde bu nedenle artış gözleniyor. Afrika'da AIDS nedeniyle gözlenen bir verem artışı var. Doğu Avrupa'da da sosyo-ekonomik çöküşün getirdiği bir sonuç. Tıpkı Türkiye'de olduğu gibi. Aslında 1980'li yıllarda bütün dünyada yeni liberal politikanın yaygınlaşmasıyla birlikte herkesi etkiledi. Çünkü verem sadece az gelişmiş ülkeleri etkilemekle kalmadı. Bugün verem, ABD'de de Avrupa ülkelerinde de var.

- Yani ABD ve Avrupa ülkelerinde gelir uçurumunun iyice açılması mı veremi hortlattı?

ÜÇER - Evet, öyle. Gelişmiş ülkelerde çok daha fazla yoksulları vuruyor. Ama hiç kimse kendisini güvende hissetmesin. ''Biz fildişi kulelerimizde yaşıyoruz. Bize bir şey olmaz'' demesin. Verem bu boyutuyla herkesin kapısını çalabilir. Çaldığı zaman da çok geç olabilir. Çok ilaca dirençli tüberküloz (multi drug resistant-mdr) bizi yakalarsa bunu atlatmak gerçekten çok zordur. Bu, birincil ya da ikincil dirençli tüberküloz olabilir. Bunu da açayım: Siz, ''Tüberküloz oldum. Tedavi altına alındım. Savsakladım'' dersiniz. Ama tüberkülozda o sırada direnç gelişebilir. Bir de dirençli tüberkülozu başka birine bulaştırabilirsiniz. O zaman da işin içinden çıkmak çok zorlaşabilir. Bu çok bulaşıcıdır. Türkiye'ye ve dünyaya baktığınız zaman, son olarak dünyada 8.8 milyon yeni verem vakası olduğunu görüyorsunuz.. Yani yaklaşık dokuz milyon insan daha yeni vereme yakalanmış.

- Peki, bunlarda ölüm var mı?

ÜÇER - Bunların 1.7 milyonu ölmüş. Ama bu ölümler kayıt altındakiler. Bir de kayıt dışı olanlar var, hiç kuşkusuz. Bunları da eklersek veremden iki milyon ölüm olduğu ortaya çıkar.

- Peki, bu vakalar daha çok hangi bölgelerde görülüyor?

ÜÇER - Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) yüksek hastalık yüklü bölgeleri var. Tabii daha çok oralarda görülüyor. O bölgelerde veremle mücadele için çok yoğun çalışmalar yapılıyor. Yüksek hastalık yüklü bölgelere giren 22 ülke var. Örneğin bunların önde gelenleri Bangladeş, Çin, Hindistan, Endonezya, Etiyopya, Nijerya, Pakistan ve Rusya Federasyonu. Bu ülkelerde çok ciddi sorunlar var.

- Peki, bu 22 ülke arasında Türkiye var mı?

ÜÇER - Bu saydıklarımda çok ciddi hastalık patlamaları olduğu için bunlarda kırmızı alarm ilan edilmiş durumda. Türkiye'de ise başka bir nedenle kırmızı alarm var. Türkiye ne yazık ki WHO ile eşgüdümlü olarak çalışmıyor. Üstelik de sorumluluklarını yerine getirmiyor. Bu sadece AKP Hükümeti'nin sorunu değil. Ondan önceki hükümetlerin ihmalinden de geliyor. Yani verem ulusal bir strateji gerektiren bir sorun. Biz Tıp Kurumu olarak veremi Türkiye'nin en büyük toplum sağlığı sorunu olarak tanımlıyoruz. Bakıyorsunuz, WHO'ya Türkiye'den Sağlık Bakanlığı aracılığıyla verilen resmi veriler var. 2003'te 18 bin 555 yeni vaka görülmüş. O yıl tüberküloz nedeniyle 3 bin 165 kişi yaşamını yitirmiş.

Bu tehlikeli bir tablo. Ama gerçek daha dehşet verici. 18 bin küsur vaka kayıt içindeki verem. Kayıt dışı yeni vakanın ise Türkiye'de 35-40 bin civarında olduğu hesaplanıyor. Bu da çok ürkütücü bir durum. Bu sorumsuzlukla beş-on yıl sonra daha kötü tablolarla karşılaşabiliriz. Dolayısıyla da aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Demin söylediğim gibi 1980'li yıllarla birlikte uygulanan neo-liberal politikaların gelir uçurumunu iyice derinleştirmesi buna neden olmuştur. Ama şunu da akıldan çıkarmamak gerekir ki böyle bir salgın zenginleri de vurabilir. Yani İstanbul'da hiç kimse kendini güvende hissetmesin.

- Yani, verem sadece yoksul kesimi vuran bir hastalık değil, öyle mi?

ÜÇER - Ben bunu sırf bir yoksulluk hastalığı olarak tanımlamak istemiyorum. Ama yoksul bölgelerde öbürlerine kıyasla daha fazla artış var. Türkiye için söylüyorum. On beş-yirmi milyon kişide enfeksiyon korkusu var. Yani bu enfeksiyona bizler de yakalanabiliriz. Bir verem hastası her yıl on-on beş kişiyi enfekte ediyor. Ama bu hastalık anlamına gelmiyor. Bu enfekte olan kişilerin yüzde beş ila onunda hayatlarının bir döneminde verem hastalığı ortaya çıkıyor.

WHO'nun belirlediği bir strateji var. Bunun adı ''Doğrudan Gözetimli Tedavi Stratejisi'' ya da DGTS. Doğrudan gözetimli tedavi stratejisi hastalığın yoğun olduğu 22 ülke başta olmak üzere kırmızı alarmlı bölgelerde 1995-2005 arası on yıllık süreçte uygulanıyor. Hiç de fena sonuç vermiyor. Salgının hızı kesilir gibi oluyor.

Bana bir şey olmaz mantığı

- Peki, Türkiye bu arada ne yapıyor?

ÜÇER - Türkiye sorumsuz davranıyor. Doğrudan Gözetimli Tedavi Stratejisi'ne 2003'te 182 ülke uydu. Bu stratejiyi kabul etti ve gereğini yerine getirdi. Ama Türkiye bunların arasında yok. WHO'nun bu stratejiyle ilgili yayınlarına baktığınız zaman Türkiye bilinmiyor. WHO, ''Türkiye'yle uyum sağlayamıyorum. Türkiye bu konuda bana veri akıtmıyor'' diyor. Dolayısıyla Sağlık Bakanlığı bu konuda somut adımlar atmıyor. Somut adımlar atmadığı için de WHO'ya bu konuda veri ulaştıramıyor. WHO da kendi tarafından, ''Türkiye'yle ilgili bilgi alamıyorum'' diyor.

- Yani, ''Ben Türk'üm. Tüberküloz bana bulaşmaz. Tüberküloz benden korksun'' mantığı mı?

ÜÇER - Öyle bir şey. Bizde AIDS, tüberküloz olmaz, gibi bir anlayış var, gibi görünüyor. Ülkemizde vereme tanı konulması konusunda çok önemli sorunlar var. O yüzden de ben, kayıt dışı vakaların da yüksek sayıda olduğunu söylüyorum. ''Çok ciddi kaynaklar'' da bunu kabul ediyorlar. Tanı konulan vakalar bile etkin biçimde tedavi edilemiyorlar. Bu da çok temel bir sorun. Çok ilaca dirençli tüberküloz açısından bu çok büyük bir tehlike.

Aklımızı başımıza toplayalım

- Verem aynı zamanda çok sosyal boyutları olan bir hastalık değil mi?

ÜÇER - Olmaz olur mu? Sadece hasta için değil, bulaşıcı olması nedeniyle çok temel bir halk sağlığı sorunu. Verem hastalığının yaygın olduğu birçok gelişmekte olan ülkede tedaviye yönelik uygulamalarda ortaya çıkan hata ve aksaklıklar verem ilaçlarına direncin gelişmesine neden oluyor. Yeni hastaların yüzde 12'si, eski hastaların yüzde 24'ü tedaviyi terk ediyorlar. Bunlar dirençli tüberküloz adayları oluyor. Türkiye'de verem ilaçlarına direnç oranları gelişmiş ülkelerle kıyaslanamayacak kadar yüksek. Burada sağlıklı rakamlar veremiyorum. Çünkü kayıt sisteminde ciddi sorunlar var. Ama bunun böyle olduğu kesin. Üstelik Türkiye, bu uyumsuzluk nedeniyle WHO tarafından kırmızı alarm bölgesinde tutulmuş bir ülke. Ve bulaşıcı nitelikteki verem basili pozitif hastaları saptama oranımız yüzde kırklar dolayında, ki çok düşük bir oran. Tedavi başarısı da aynı oranda.. ya da onun da altında.

- Peki, veremle mücadeleye ayrılan kaynaklar bayağı yüksek gibi görünür. Bunlar nasıl kullanılıyor o zaman?

ÜÇER - Verimsiz kullanılıyor. Çağdaş verem kontrolü ilkelerinden uzak, örgütlenme becerisinden yoksun biçimde yürütülüyor bu çalışmalar. Hep, ''Sağlığa daha fazla para ayıralım'' laflarını çok sık duyarız. Eğer o kaynakları etkili ve verimli kullanamıyorsanız, isterseniz on kat daha fazla para ayırın, hiç fark etmez. Bizim ülkemiz vereme çok fazla para ayırıyor. Hasta başına maliyetlere baktığınız zaman ayrılan para bin-bin beş yüz doları buluyor. Oysa WHO, ''Elli ila yüz dolara bu işi çözebilirsiniz'' diyor. Biz bu bin-bin beş yüz dolarları ulus ötesi şirketlere aktarıyoruz ve aldığımız sonuç tam bir felaket. Ben bin beş yüz doları ortalığa saçarak böyle, hezimet anlamına gelen bir sonuçla karşılaşmak istemiyorum. Bu konuda da aklımızı başımıza almamız gerekiyor. Zaten o nedenle çok ilaca dirençli verem giderek yaygınlaşıyor.

- Peki, WHO'nun uygulamalarına uyum sağlamamanın sonucu bizi nereye götürüyor?

ÜÇER - Bir kere WHO'nun belirlediği çıtanın çok altındayız. Bunun sorumlusu sadece AKP Hükümeti değil. Ondan önceki hükümetlerin de sorumluluğu var. Ama şu andaki hükümetin üç yıllık bir sorumluluğu var. Kayıtsızlığı, verimi temel bir sağlık sorunu olarak görmemek sorunun derinleşmesinde başat rol oynuyor. Bakteriyolojik tanı konulmasında ciddi eksiklikler, ilaç rejimi seçiminde ve tedavi süreci ve tedaviye uyum konusunda sorunlar olması, ilaç direncini ortaya çıkaracak biçimde merkezi bir çalışma yapılmaması ve doğrudan gözetimli tedavi stratejisinin temel bir kontrol stratejisi olarak kabul edilmemesi nedeniyle sorun giderek büyüyor.

- Bu vakalara bakan sağlık personelinin durumu da var. Onlar için risk boyutları nedir?

ÜÇER - Aslında onlar çok yüksek risk altındalar. Bu, dokunsanız yanacağınız bir durum. Bir yandan hekimlik etiğiniz hastalardan uzak durmanızı engelliyor. Ama öte yandan da hekim ve öbür sağlık personeli olarak gerçekten risk alıyorsunuz. Dolayısıyla sağlık çalışanları açısından tedavisi çok zor, ilaca çok dirençli veremle karşı karşıya kalma tehlikesi büyük.

Hekimlerin, hemşirelerin, öbür sağlık personelinin başına bu geliyor. Tüberküloz hepimizin kapısını çalabileceği gibi tabii ki sağlıkçıların kapısını daha sık çalabiliyor.

- Bir örnek verebilir misiniz?

ÜÇER - Bir doktor arkadaşımız dirençli tüberküloz hastalığına yakalandı. Bu arkadaşımız bunu çok uzun mücadelelerden sonra yendi. Hastalığı geçirdikten sonra da kendisini veremle mücadeleye adadı. Bununla ilgili bir web sayfası da var. Veremle mücadeleyle ilgilenen kişiler bu siteyi ziyaret edip daha geniş bilgi de alabilirler.

- Bu kadar ciddi bir olayda çözüm önerileriniz nedir?

ÜÇER - Birincisi, verem hastalarının tedavilerinin doğrudan gözetim altında yapılması çok önemli. Bunun bir plan çerçevesinde yaygınlaştırılması, WHO'nun uygulamalarına uyum sağlanması gerekiyor. Bu konuda çok deneyimli beş uzman ve bir WHO temsilcisinden bir üst kurul oluşturulur. Onun alacağı stratejik kararlar doğrultusunda derhal bu adımlar atılır. Veremin Türkiye'nin öncelikli bir temel halk sağlığı sorunu olarak tanımlanması ve hemen düğmeye basılması şarttır. Türkiye'de verem hastalığının tanı ve tedavisini üstlenen kurum ve kuruluşlar arasındaki eşgüdüm ve altyapı eksikliği sorunlarının giderilmesi gerekiyor. İş çok karmaşık, herkes başına buyruk. Bir şeyler yapılıyor aslında ama.. birbirinden çok kopuk çalışmalar var. Bunları bütüncül, dikey örgütlenme temelinde eşgüdümle çalıştırılmalıdır. Şu anda Verem Savaş Dairesi Başkanlığı olmasına rağmen bugünkü tabloda bunun işlevini yerine getiremediği çok açık. Bu daire başkanlığı genel müdürlük haline getirilebilir ve üst kurulun koordinasyonunda dikey bir örgütlenme modeli uygulanabilir.

- Bu arada işlevlerini yitiriyor gibi görünen verem savaş dispanserleri var. Onlar ne olacak?

ÜÇER - Bu dispanserlerde çalışan arkadaşlar gerçekten özveriyle çalışıyorlar. Ama bu, o arkadaşların özverisine bırakılabilecek bir durum değil. Türkiye'de zaten sağlık ocakları ve birinci basamak sağlık hizmetleri çoktan gözden düştü. Bugün çok pahalı teknolojiler, ilaçlar peşinde koşuyoruz. Bu teknolojileri kullandığımız için övünüyoruz, ama verem konusunda da böyle çuvallıyoruz. Bu bizim bakış açımızla ilgili.

- AKP'nin sağlık politikası zaten böyle değil mi?

ÜÇER - AKP'nin sağlıklı dönüşüm programı bu. Bu program daha fazla teknoloji, daha fazla ilaç tüketimi, tedavi hekimliği önceleyen, koruyucu hekimliği geri plana alan bir anlayış. Biz şimdi bunun bedelini ödüyoruz. Bu anlayış giderek daha yaygınlaşıp derinleşiyor. Dolayısıyla da koruyucu hekimlik, birinci basamak sağlık hizmetleri artık çok demode kalıyor. Öyle olunca da sonuç böyle oluyor.

Tıp Kurumu Genel Sekreteri Dr. Ali Rıza Üçer'le çok gündemde olan kuş gribi yerine aynı derecede tehlikeli ve önemli bir konu olan, gittikçe de artan verem salgınını konuştuk. (Fotoğraflar:VEDAT ARIK)

AIDS virüsü insanın bağışıklık sistemini çok etkilediği için tüberküloz ve özellikle de çok ilaca dirençli tüberküloz sorunları sarmalı eklendi.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) yüksek hastalık yüklü bölgeleri var. Tabii daha çok oralarda görülüyor. O bölgelerde veremle mücadele için çok yoğun çalışmalar yapılıyor.

Türkiye'de verem hastalığının tanı ve tedavisini üstlenen kurum ve kuruluşlar arasındaki eşgüdüm ve altyapı eksikliği sorunlarının giderilmesi gerekiyor.

Şu anda Verem Savaş Dairesi Başkanlığı olmasına rağmen bugünkü tabloda bunun işlevini yerine getiremediği çok açık.

Ülkemiz insanının sağlık hakkı yok!

- Bir de TBMM genel kurulunda 26 Aralık'ta AKP'nin oylarıyla yeni bütçe kanununa eklenen bir maddeyle kamu sağlık kurumlarının, SSK, Bağ-Kur ve yeşil kartlı hastalara verdikleri hizmetlerin karşılığı olan 3.5 katrilyon lira tutarındaki alacakları silindi. Peki, alacaklarının bir kalemde silinmesi bu kamu sağlık kurumlarının bilinçli olarak batağa sürüklenmelerinin amaçlanması anlamına gelmiyor mu? Bir hükümet bunu nasıl yapabilir?

ÜÇER - Aslında olan bitene şaşmamak gerekiyor. Çünkü AKP Hükümeti'nin sağlıkta dönüşüm programının büyük ölçüde dışa bağımlı olunan sağlık harcamalarında patlamaya yol açacağını uzun bir süredir dile getirmekten yorulmuştuk. Bu küresel saadet zincirinin kopması kaçınılmaz bir sonuçtu. Şimdi devrilen arabaya, ''Hastaneler pamuksuz, enjektörsüz kalacak'' diye üzüntülerini dile getiren hekim örgütü ve sağlık işkolu sendika yöneticilerine, ''Daha önceleri neredeydiniz?'' diye sormamız gerekiyor. İnanılması güç ama, hızını alamayan hekim örgütü temsilcileri kapalı kapılar ardında ''Kasap et derdinde, koyun can derdinde'' deyişini doğrularcasına sosyal güvenlik ve sağlık hakkını piyasaya feda eden Sosyal Güvenlik Reform Taslağı ile ilgili müzakerelerde özellikle hekimlerin döner sermayeden aldıkları tatlı paraların emekliliklerine de yansıması için gülünç pazarlıklara girişmişlerdi.

- Peki, bu yapılan eklemenin getireceği sonuçlar nedir?

ÜÇER - Sosyal güvenlik kurumlarının hızla artan sağlık harcamalarıyla döner sermaye gelir ve harcamaları arasında doğrudan bir ilişki var. 2003'te yaklaşık 5 katrilyon lira olan SSK sağlık harcaması 2004'te 6.5 katrilyon lirayı buldu. SSK'nin tasfiyesi ve avantajlı ilaç alım modelinin yok edilmesiyle asıl patlama ise 2005'te gerçekleşecek. Kurumun toplam sağlık harcaması 10 katrilyon liraya yaklaşacak. 2003'te 2.5 katrilyon lira olan Emekli Sandığı sağlık harcaması 2004'te 2.8 katrilyon lirayı buldu. 2005'te kurumun sağlık harcaması 3 katrilyon lirayı aşacak. 2003'te 3.2 katrilyon olan Bağ-Kur sağlık harcamaları 2004'de 3.7 katrilyon oldu. 2005'te de 4 katrilyon liranın üzerine çıkacak. Böylece üç sosyal güvenlik kurumunun 2005 için sağlık harcaması 17 katrilyon lirayı geçecek, hizmet satan üniversite ve Sağlık Bakanlığı döner sermaye harcamaları ise 10 katrilyon liraya yaklaşacak.

- Yani sağlıkta piyasa sistemi mi oluşuyor?

ÜÇER - Genel bütçe kaynaklı yatırım yapılmadığı için piyasayla eklemlenerek ayakta kalmaya çalışan hastanelerle birlikte sağlık ocağı, ana çocuk sağlığı merkezi, verem savaş dispanseri gibi birinci basamak sağlık birimlerinin de benzeri bir eklemlemeyle kamusal hizmet alanı dışına çıkarılarak özelleşmiş yapılara dönüşmeleri kaçınılmazdır. Süreç ilerledikçe ayakta kalabilmeleri piyasayla eklemlenme düzeylerine bağlanan sağlık kuruluşları özel kaynak oluşturma çabalarını hızlandırırken bu kuruluşların mülkiyetleri de el değiştirecektir. Bu kuruluşların hizmetlerinden yararlananlar koruyucu sağlık hizmetlerinden bile, ancak, bu kuruluşların özel kaynak oluşturma çabalarına katkıda bulundukları düzeyde ve o düzeyin karşılığı olan nitelikte hizmet alabileceklerdir. Bu yolla devlet de bireyin ve toplumun sağlığını koruma ve geliştirme görevinden büyük ölçüde uzaklaşmış olacaktır.

- Bu durumda insanın sağlık hakkından nasıl söz edebileceğiz?

ÜÇER - Var olan sosyal güvenlik kuruluşları ayırdıkları kaynaklarla sağlık hizmetlerinin bedelini ödeyemeyecekleri için karşıladıkları hizmetleri sınırlamaya başlayacaklardır. Ortaya çıkan fark önce kişisel harcamalarla karşılanmaya çalışılacak, bu yeterli olmayınca piyasayla eklemlenmiş orta ve üst gelir grupları için bireysel sağlık sigortacılığı öne çıkacaktır. Böylece, sağlık kuruluşlarında ortaya çıkan farklılaşma sosyal güvenlik sistemine de yansıyacaktır. Bu süreçte, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerine en çok gereksinen yoksul çoğunluk her iki hizmet alanından da gereksinimi ölçüsünde yararlanamazken ve hatta dışlanırken, bu hizmetlere daha az gereksinimi olan zengin azınlık çeşitli ve nitelikli hizmete kavuşacaktır. Özetle, Türkiye kaybedecek, ulus ötesi şirketler kazanacaktır. Halkımızın büyük çoğunluğu sağlık hizmetinden yoksun kalırken mutlu azınlık çeşitli ve nitelikli sağlık hizmetlerinden yararlanmanın keyfini yaşayacaktır. Bu küresel saadet zinciri ya sürüp gidecek ya da Türkiye'nin Türkiye'den yönetildiği bir çıkış yoluyla kırılacaktır.

 

PORTRE

Dr. ALİ RIZA ÜÇER

1962, Denizli doğumlu. AÜ Tıp Fakültesi mezunu. Sağlık Bakanlığı Ankara Onkoloji Hastanesi Radyasyon Onkolojisi'nde uzmanlık eğitimini aldı. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'nde (TODAİE) kamu yönetimi uzmanlığı yaptı. 1994-98 arası Ankara Tabip Odası Sağlık Hizmetlerinin Denetimi Komisyonu Başkanı'yken, komisyon, sağlık alanında büyük çaplı yolsuzlukları ortaya çıkardı ve kamuoyuna açıkladı. Bundan sonra sağlık harcamalarında bazı düzenlemelere gidildi. Ulusal sağlık politikaları ve stratejilerinin oluşturulması ve geliştirilmesi amacıyla kurulan Tıp Kurumu'nun kurucu üyesi ve genel sekreteri.